Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin

KORONA YAZILARI 2: İZOLASYON GÜNLERİNDE NEDEN DAHA FAZLA ÇATIŞMA YAŞIYORUZ?

Uluslararası Bipolar Bozukluklar Derneği'nin (ISBD) Kronobiyoloji ve Kronoterapi Çalışma Grubu ile Işık Tedavisi ve Biyolojik Ritimler Derneği'nin (SLTBR) Önerileri COVID-19 pandemisi dünya nüfusu için ciddi bir sağlık tehdidi oluşturmaktadır. Buna yönelik olarak, hükümetler kendi kendine karantina, kendi kendine izolasyon ve sosyal mesafe gibi bir dizi yeni politika uygulamaktalar. Salgının yayılmasını sınırlandırmak için tıbbi olarak gerekli olan bu yeni sosyal politikalar, yaşamlarımızda ruh sağlığımızı destekleyen birçok dengeleyici faktörün bozulmasına yol açabilirler.

Günlük, aylık, yıllık planlar yapmak, yapabilmek çoğu insanı rahatlatan bir faaliyettir. Bir şeylerin kontrolünün bizde olduğu hissini verir. Kontrol edebilmek, planladıklarını yapabilmek de güven hissi oluşturur. Dışımızda olabilen bizi rahatsız edebilecek şeyleri önceden tahmin edip olumsuzlukları giderebileceğimiz hissidir güven veren.

Çok değil 1-2 ay önce pek çoğumuzun yaşantısı da bu güven duygusu üzerinde akıp gidiyordu. Geleceğe dair planlar yapıp bunları gerçekleştirmek için çok çalışıyorduk. Listelerimiz, tasarımlarımız, gittikçe sıkışan zamanlarımız vardı.

Herkesin bir planı vardı kendince. Herkesin bir koşturmacası. Ayrılan zamanlar kısıtlı, paylaşılan anlamlar azdı. Arada ufak yükselişler olsa da gerginliğe bile ayrılacak çok vakit yoktu, bir şekilde yuvarlanıp gidiliyor, bazı şeyler can sıksa da görmezden gelinebiliyor, çok batmıyordu.

Dünyanın bir köşesinde başlayan ve her yanına yayılan kocaman bir dalga günün birinde bizim de hayatlarımıza dokundu. Hayatta kalmak için evde kalmaya mecbur kaldık istemesek de planlarımız için de böyle bir şey hiç öngörülmemiş olsa da.

Kimimiz yalnız tek başına, kimimiz bir eve sığacak kadar insanla -kaldık- evlerimizde, odalarımızda.

Önceleri eskisi gibi davrandık koruduk düzenimiz dar alanda da olsa. Geçer ve döneriz diye düşündük eski tempoya.

Gittikçe bedenlerimiz eve sığdı ama duygularımız sığamadı. Diğerinin varlığı, kendi varlığımız, ortak alanlar, ortak ihtiyaçlar, beklentiler, çatışmalar, buluşamama anları yoğunlaştı.

Diğerinin/ diğerlerinin bizi anlamasını bekledik-endişeliydik-sıkılmıştık-bunalmıştık-kızgındık- öfkeliydik- tükenmiştik-

‘’görüyor ya, biliyor ya’’ diyorduk-nasıl böyle hiçbir şey yokmuş gibi davranır, nasıl böyle umursamaz ‘’

Sonra sebepler bulduk bu düşüncelerimizi destekleyecek ‘’ neden olacak bencil, umursamaz, narsist, tembel, boşboğaz, anlayışsız, keyfine düşkün işte.’’

Sonra gerçekliğine ve doğruluğuna bu kadar inandığımız yargılarımızı öfke ve kızgın bir zamanımızda sunduk ona ‘’ilgilenmiyorsun, anlayışsızsın, vicdansızsın, bencilsin, beni önemsemiyorsun, hep böyle yapıyorsun, saygısızsın, ilgisizsin, artık beni sevmiyorsun, saygısızsın, hiç değer vermiyorsun…’’ anlaşılmayı bekleyerek.

Ne yazık ki beklediğimizin aksine daha çok gerginlik oldu çünkü o da bu arada muhtemelen aynı duygularla benzer şeyleri diğeri için düşünmüştü. ‘’ Asıl sen bencil ve psikopatsın, ben sana kaç kere dedim bunu yapma diye bir türlü anlamıyorsun, takıyorsun bir şeye söylenip duruyorsun, ne olmuş yani biraz telefona baktım diye, zaten bunaldım kaç gündür evde bir de sen gelme üstüme…….’’

Evet birçok evde benzer sahneler olması çok mümkün çünkü zaten dışardan gelen ve özellikle sağlığımızı tehdit eden bir durumda hissettiğimiz bu endişe hali bir de değişen yaşamlarımızla bir araya gelince gerginlik olması kaçınılmaz. Elbette değişen yaşamlarımızla beraber ihtiyaçlar da çok değişiyor. Bu ihtiyaçları elde ettiğimiz kaynaklar da değişiyor. Kaynaklara ulaşamayınca evde yeni düzende yeni bir destek sistemi oluşturmak gerekiyor.

Bazı evlerde muhtemelen ilk başlarda bir şaşkınlık, uyum güçlüğü yaşansa da bu sürecin devamlılığı fark edilince sükunet içinde bir uzlaşma sağlanabildi. Bazı evlerde de maalesef gerginlik çok arttı ve şiddet ve belki de ayrılıklara yol açtı.

Peki zor zamanlarda neden daha gergin oluyoruz ve neden daha iyi anlaşılmaya ve anlamaya ihtiyacımız varken öfkemizi kontrol edemeyip üstüne bir de eklenen başka acılara maruz kalıyoruz.

Tüm evrendeki canlılar hayatta kalmak ve canlılığını sürdürmek üzere programlanmış. Güvenlik en öncelikli hedef çünkü güvende olmadan diğer fonksiyonları sürdürmek mümkün değil her an her zaman bir tehlikeye maruz kalmak mümkün. Üstelik güveliği sağlayan sistemler çok hızlı çalışmalı çok çabuk tepki verebilmeli. Aksi halde hayatta kalmak ve canlılığı sürdürmek çok zor olurdu. Bu sistem de en ufak tehlike sinyali ile devreye girebilmeli hemen reaksiyon verebilmeli.

Bu sistemin çabuk tepki vermesi aynı zamanda çok düşünmeye zamanın olmaması demek kararların en kestirme biçimde alınması demek. Yani uzun yoldan değil en hızlı ulaşılabilen beyin bölgesine haber vermek demek. Bu da duyguların hakim olduğu ‘’LİMBİK SİSTEM’’ ya da ‘’ALT BEYİN’’ diye isimlendirilen yapıların hakim olması, daha mantıklı karar veren ‘’PREFRONRAL KORTEKS’’ ya da ‘’ÖN BEYİN’’ olarak isimlendirilen beyin bölgesinin devreye girmediği bir tepki vermemiz demek.

İşte bedenimizin eve sığdığı ama duygularımızın sığamadığı bu öfke, kızgınlık anlarında da maalesef tepkiler çok hızlı, acele ve düşünmeden verildiği için ‘nispeten mantıktan yoksun’’ ve incitici ve zorlaştırıcı.

Tüm bunları bilmek çatışmalar yoğunlaşınca kendimize ve ilişkimize yabancılaşmamızı engeller ve nelerin daha farklı olabileceği hakkında tepkisel olmadan sakince düşünmeye teşvik eder.

Sakince düşündüğümüzde nelere mi dikkat edelim? Sonraki yazımızda:

ANLAŞILMAK-ANLAMAK

ÇATIŞMALARI BULUŞMALARA DÖNÜŞTÜRMEK

Duyurular

KİPT 2023 Eğitimi

Türkiye KİPT Derneği olarak 14 Ocak 2023’te gerçekleşecek olan Kişilerarası İlişkiler Psikoterapisi Modüler Eğitimi hakkında sizleri bilgilendirmek isteriz.

Devamını Oku »